10 Haziran 2011 Cuma

Sıcak havada likör iyi gider

Bu aralar evde likör yapmaya heves ettim. Gül ve Özden bana nasıl likör yaptıklarını anlattılar . İnternet araştırırken çok doyurucu bir yazıya denk geldim. Gurme Ahmet Örs usta 17 aralık 2005 sabah gazetesi cumartesi eki için çok güzel bir yazı yazmış. Bende bu yazıyı sizinle paylaşmak istedim.

Sıcak havada likör iyi gider


Kavurucu yaz sıcaklarında en ideal içecek ister kirazlı ister şeftalili ama biraz da buzlu likörler.


İster kirazlı ister şeftalili likör zamanı

Kavurucu sıcaklarda insanın canı yüksek alkollü içkiler çekmiyor. Bunun yerine meyve suyu ile zenginleşmiş hafif likörler ellerden düşmüyor.

Sizi bilmem ama sıcakların tahammül sınırlarını zorladığı şu günlerde canım yüksek alkollü içkileri, bol tanenli buruk şarapları pek de çekmiyor doğrusu. Çeşitli likörlerden yapılmış kokteyller ya da içine yalnızca buz atılmış veya sulandırılmış likörler ise hem gözü hem de damağı okşuyor, sıcağın kavuruculuğuna katlanmayı kolaylaştırıyor. Aslında likör de bir tür yüksek alkollü içki.


Örneğin Kirsch, yani kiraz rakısı yüksek alkollü içkiler arasında yer alırken, "cherry brandy", yani kirazlı brendi likör kategorisine giriyor. Aradaki fark, bu içkilere değişik lezzetlerin katılış biçiminde. Likör, farklı aroma ve lezzetlerde malzemelerin genellikle alkol içinde bekletilmesi ya da eklenmesiyle elde ediliyor. Lezzeti artırmak için de şeker katılıyor. Yukarıdaki örneğe gelince, Kirsch, yani kiraz rakısının yüksek alkollü içkiler kategorisine girmesinin nedeni, bu içkinin kiraz meyvesinden damıtılmış, daha sonra şeker ya da başka bir malzeme ilave edilmemiş kendinden aromalı bir içki oluşundan. Buna karşılık kiraz brendisinde kiraz, alkolde bekletilerek tat ve aromalarını içkiye aktarıyor ve bu nedenle de likör kategorisine giriyor. Bu arada Batı dünyasında eau de vie, schnaps gibi adlarla bilinen çoğu renksiz, saydam içkileri biz rakı sözcüğü ile tanımlıyoruz. Bununla da kendi rakımıza büyük haksızlık yapıyoruz. Kanımca kiraz rakısıyla bizim rakımızı daha baştan birbirinden ayıracak bir sözcüğün bulunup kullanılmasında yarar var.


EV LİKÖRLERİ GERİLEDİ
Konudan fazla uzaklaşmadan devam edelim. Likörlerin tarihine baktığımızda, bunların, damıtma yönteminin bulunmasıyla, elde edilen alkole kokulu otlar, meyve özleri, tohumlar, baharat, fındık, ceviz, kökler, çiçekler gibi malzemeler katılarak hazırlandıklarını görüyoruz. İlk zamanlarda elde edilen karışım daha çok tıbbi tedavilerde kullanılmaktaydı. Ardından evlerde de likör yapılmaya başlandı. Yemekleri lezzetlendirmek için katkı olarak kullanıldığı gibi, keyif almak üzere de içilmekteydi. Ancak 19. yüzyılda hazır likörler piyasada bollaşınca, evlerde likör yapımı giderek geriledi. Damıtma işlemini simyacılar altın elde etmeye çalışırlarken bulmuşlardı. Katalan fizikçi Arnaldo de Vilanova imbikte alkol elde etme denemeleri sırasında büyücülükle suçlanmış ancak ölümcül bir hastalığa yakalanan dönemin Papa'sını iyi edince, bunu, içinde altın varaklar bulunan alkollü bir karışımla sağladığını söyleyerek engizisyon mahkemesinden yakasını kurtarabilmişti. Bugün de bu likör Avrupa'da "Goldwasser", yani altın suyu, bizde de Altın Likörü olarak halen varlığını sürdürüyor. Geç Ortaçağ'da likör yapımında İtalyanlar çok ileri gitmişlerdi. Nitekim 1533'te Fransa Kralı II. Henri ile evlenmek üzere Fransa'ya gelin gelen Catherine de Medici örnek likörleri de beraberinde götürdü. Burada kısa süre sonra Fransız keşişler dünyanın dört bir yanından getirilmiş 27 bitki ve kokulu ottan, bugün de varlığını koruyan Benedictine likörünü yapmayı başardılar. Bundan kısa süre sonra da Chartreuse manastırındaki keşişler formülü son derece gizli tutulan, manastırın adını taşıyan ve günümüze dek klasik likörler arasındaki yerini koruyan yüksek alkollü likörü ürettiler. 18. yüzyılın sonlarında İskoçya'nın klasik likörlere armağanı, viski likörü Drambuie oldu. Çeşitli malt ve tahıl viskilerinin harmanına çeşitli tatlandırıcı malzemelerin de katılımıyla hazırlanan bu likörün adı, İskoç dilinde "doyuma ulaştıran içki" anlamına gelen "an dram buidheach" sözcüğünden geliyor.



19. yüzyılın ortalarında Cointreu kardeşlerin brendi içinde turunç kabuklarını dinlendirerek yaptıkları ve kendi adlarını verdikleri nefis içki, bugün de değişik versiyonlarıyla en sevilen likörler arasındaki yerini koruyor. 19. yüzyılın sonlarında yine Fransa'da Louis-Alexandre Marnier adlı biri, yıllardır içki işindeki bir aileye damat olarak girdi, Haiti'ye yaptığı bir gezi sırasında Marnier'nin tattığı portakallar, ona kendi adını vereceği Grand Marnier likörü için ilham kaynağı oldu. Nitekim, kaliteli konyak ile portakal aromalarının buluştuğu bu olağanüstü içki bugün de klasik likörlerin vazgeçilmez örnekleri arasında. 1920'li ve 1930'lu yılların kokteyl dönemi likörler olmaksızın kolay kolay gerçekleşemezdi kuşkusuz. O dönemin kumar tutkusu "Casino", seks özgürlüğü akımı "Maiden's Blush" (bakirenin yüzü kızardı), ruhlar dünyasına duyulan ilgi "Hell, Little Devil" (Küçük şeytan, cehenneme), hatta I. Dünya Savaşı'nın uyandırdığı duygular "Depht Bomb" (uçaktan suya atılan bomba), "Artillery" (topçu) gibi adlar taşıyan likörlü kokteyllere yansıdı.




ALTIN ÇAĞINI YAŞIYOR
Likörler en büyük sıçramayı bundan 20 yıl kadar önce gerçekleştirdi. Modern teknolojilerle yapılan, zaman içinde değişim gösteren damak tadına uygun likörlerin ilki kuşkusuz Bailey's. İrlanda'nın küçük bir içki imalathanesinde geliştirilen bu kremalı viski, günümüzde yılda 54 milyon şişe ile dünyanın en çok satılan likörü. 17 derecelik düşük alkolüne rağmen üretim tekniği sayesinde kreması bozulmuyor, ekşimiyor, kesilmiyor.



1970'lerde yapılmaya başlanan bu likörün yıldızı da, İngilizlerin Malibu likörü gibi 1980'lerde parladı. Brezilya'nın hindistancevizi aromalı alkolüne hindistancevizi özü katılarak yapılan sade likör, Malibu, piyasaya çıktığı günden itibaren, portakal suyu ya da süt ile karıştırılarak zahmetsizce kokteyl hazırlamaya olanak sunuyordu. 1980'ler, yeni damak tadına göre fazla ağdalı bulunan klasik likörlerin satışları düşerken, onların yerini yeni likörlerin aldığı dönemdir. Bu dönemin bir başka süper likörü de Archers. İngilizlerin bu başdöndürücü şeftali likörü, bugün ister sek olarak içilsin, ister kokteyllere katılsın, yazın en başarılı içkileri arasında.




MOZART'I SEVER MİSİNİZ?
Bailey's kremalı likörünün başlattığı akım, beraberinde çok sayıda kremalı likörü getirdi. Calvados'lu, konyaklı, armanyaklı, Grand Marnier'li, romlu krema likörleri birbiri ardından raflara doluverdi. Bunların büyük bölümü kısa süre içinde silinip giderken, Avusturya'nın Mozart likörü, yuvarlak şişesi, krema, sütlü çikolata ve kiraz brendisi karışımıyla, biraz da adını aldığı ünlü besteciye duyulan sevginin sayesinde ünlü likörler arasında varlığını bugün de sürdürüyor. Bu yeni kuşak likörler düşük şeker oranları, damağı okşayan zengin aromaları ile günümüz kokteyllerine son derece uygun. İçine bir parça buz atarak ya da soda ile hafifletilerek de çok lezzetli. Bu sıcak havalarda egzotik yörelere özlem duyduğumda Malibu gibi hindistancevizli Karayib romlu likörden yardım alıyor, mis gibi beyaz şeftali canım çektiğinde Archers derdime derman oluyor, viskinin neler yapabileceğini, kremasıyla damağımı adeta okşayan Baileys bana hatırlatıyor. Ama klasik likörleri de elimin tersiyle bir kenara itiyor değilim. Grand Marnier'li kokteyller ya da buzla hafifletilmiş Cointreau gibi likörler de, yılın şu en sıcak günlerinde bile geçmiş yüzyılların içki ustalarına bir kez daha hayranlık duymamı sağlıyor.
-------------------------------------------------------

HÜRRİYET GAZETESİNDE 12 KASIM 2005 TARİHLİ CAHİT AKYOL UN YAZISINDAN ALINTIDIR ;


CUMHURİYET’İN GÖZDESİ

Likörün Türkiye’de büyük çaplı üretimi 1930’lu yıllarda başladı. Atatürk’ün önderliğinde İstanbul Mecidiyeköy’de likör fabrikası kuruldu. Şehirli, modern Türk evlerinin simgesine dönüşen likör, özellikle şeker bayramlarında çikolatayla birlikte vazgeçilmez ikramlar arasına girdi.

Tekel fabrikası 2000 yılında Bilecik’e taşındı. Acıbademden güle tam 17 çeşit lezzette yılda 2,5 milyon litre likör üretmeye başladı. Tekel’in özelleştirilmesiyle likör nöbetini Mey İçki devraldı. Firma şimdilik altı çeşit likör üretiyor: Vişne, ahududu, portakal, nane, muz ve acıbadem. Hare markalı likörler Fransa’dan ithal şişelerde 19 YTL’ye satılıyor.

TÜRKLER SEK SEVER

Likör farklı malzemenin alkolde bekletilip, kimi zaman distile edildikten sonra şeker eklenmesiyle yapılıyor. Üç ayrı yöntemle üretiliyor: Yaş meyveden, esans kullanılarak, baharat ve otlarla.

Meyve kullanılarak yapılan likörler, ahududu, çilek, kayısı, vişne gibi meyvelerin üzerine alkol ilave edip üç ay kadar bekletilmesiyle yapılıyor. Portakal, mandalina gibi narenciyelerin ise kabukları aynı işlemden geçirilip damıtılıyor. Elde edilen yarı mamul likör katkı maddelerle zenginleştiriliyor. Muz, nane, gül likörlerinde esans kullanılıyor. Türk üreticilerin gül liköründe ulaştığı kalite Avrupalıları şaşırtacak düzeyde. Üçüncü kategoride yer alanlar drak likörler. Altın ve Beğendik 24 çeşit ot ve baharat karışımının alkolle karışımı sonucu elde ediliyor. Kahve (moko), kakao likörlerinde ise öğütülen çekirdekler, alkolle işlemden geçiriliyor.

Türkiye’de tek çeşit meyve aromalı likörler rağbet görürken dünyada en sevilen likörler lezzet karışımları. Örneğin Fransız likörlerinin bir kısmı brandy, portakal kabuğu, kiraz, bal veya kokulu ve baharatlı otlar karıştırılarak yapılıyor.

DÜNYADAN GÖZDE LİKÖRLER

AMARETTO: Buruk-tatlı bir İtalyan likörü. Sicilya’da üretiliyor. Kayısı brandy’si ve bademden yapılıyor. Badem tadı yoğun.

ANGOSTURA: Kırmızı renkli, buruk tatlı, rom esaslı. 1820’de Venezüella’da bir askeri doktor tarafından tıbbi tonik olarak üretilmişti.

BAILEY’S IRISH CREAM: İrlanda viskisi, çikolata ve kremadan yapılıyor. 1970’te ilk kez satışa sunuldu. En çok tercih edilen likörlerden.

BENEDICTINE D.O.M.: En eski likörlerden. Fransa’da 1510’da üretilmeye başlandı. 27 çeşit bitkiden yapılıyor ve yüzde 40 oranında alkol içeriyor. İsmindeki ‘D.O.M’, ‘Yücelerin Yücesi Tanrı’ anlamına geliyor.

CHARTREUSE: Fransız Alpleri’nde ‘Chartreuse Carthusian Manastırı’nda yapılmaya başlandı. Karışık bitkisel esaslı, yüzde 55 alkol içeriyor.

COINTREAU: Portakal esaslı Fransız likörü. 1850’de üretilmeye başlandı.

DRAMBUIE: Viski likörlerinin en eski ve en çok bilineni. 1745’te üretilmeye başlandı, 1900’lerde yaygınlaştı. Malt viski, bal ve çeşitli otlar içeriyor.

GALLIANO: İtalyan savaş kahramanı Guiseppe Galliano anısına 1890’da yapımına başlanan tatlı, sarı renkli, bitkisel esaslı bir likör.

GRAND MARNIER: Portakallı likörlerin en ünlüsü. Zengin tadını veren bileşimindeki konyak.

HEERING: Bir vişne brendisi. 200 yıldan beri üretiliyor.

IRISH COFFEE LIQUEUR: İrlanda viskisi, kahve ve çeşitli bitkilerin karışımından elde edilir.

IZARRA: Pireneler’in, Bask Bölgesi’nde dağ çiçekleri ve diğer dağ bitkilerinden yapılıyor. ‘Bask Brandy’si olarak da adlandırılır.

KAHLUA: Meksika’da kahve çekirdeklerinden yapılan bu likör, soğuk sütle karıştırarak içiliyor.

MILLEFIORI: İsmi gibi ‘1000 çeşit çiçek’ten yapılan bir İtalyan likörü.

SOUTHERN COMFORT: İlk kez New Orleans’ta üretilen Bourbon, şeftali ve portakal karışımlı likör.

TIA MARIA: Jamaica likörü rom, kahve ve Karaipler’de yetişen bazı bitkilerden elde ediliyor.

EN SEVİLEN TÜRK LİKÖRLERİ

AHUDUDU LİKÖRÜ: Tarabya, Sarıyer, Zekeriyaköy, Beykoz sırtlarında yetiştirilen ahududu ve ağaç çileğinden üretiliyor. Tadı, rengi, kokusu meyvenin karakteristiğini taşıyor. Sek içime, kokteyle uygun.

NANE LİKÖRÜ: Yüzde 30 alkollü. Nane esansıyla yapılıyor, kristal şeker şurubuyla tadlandırılıyor. Ferahlatan bir aromaya sahip. Yemek sonrası Türk kahvesiyle ikram edilmeye uygun. Elma suyu, ice tea gibi içeceklerle karıştırıldığında dinçleştirici özelliğe sahip.

PORTAKAL LİKÖRÜ: Portakal kabuklarının alkolle işlenen, imbikten geçirilen ince dış yüzeyi temel maddesi. İçine limon ve turunç kabuğu alkolaları da katılıyor. Yüzde 40 alkol içeren likörde zengin narenciye aroması ön planda.

ACIBADEM LİKÖRÜ: Doğala özdeş acıbadem aromasıyla üretilen likördeki alkol oranı yüzde 25. İçinde Bilecik’in kokulu ayvalarından elde edilen ayva enfüzyonu da ilave ediliyor. Sek ya da sütle içilebiliyor, kokteyle uygun.

VİŞNE LİKÖRÜ: Afyon bölgesinde yetişen vişnelerden yapılıyor. Doğrudan meyveden üretildiği için vişnenin zengin aroması liköre dolgun ve zengin bir lezzet katıyor.

MUZ LİKÖRÜ: Nane gibi doğala özdeş esanstan üretilen muz likörü yüzde 25 alkol içeriyor. Olgun muz kokulu, sek ya da kokteyllerle uyumlu.

LİKÖRLÜ BAZI KOKTEYLER

FRENCH KISS

Malzemeler: 3.0 cl muz likörü, 2.0 cl votka, 3.0 cl Elma suyu, 2.0 cl Monin karpuz şurubu. Yapılışı: İçki karıştırıcısını buzla doldurun. İçine muz likörü, votka, elma suyu ve karpuz şurubu koyup karıştırın. Kokteyl bardağını kürdan sapladığınız karpuz parçalarıyla süsleyin.

ANTARTİKA

Malzemeler: 4,5 cl nane likörü, 2.0 ca Portakal likörü

1 kutu Ice tea şeftali

Meşrubat bardağını bol buz ile doldurun. Üzerine belirlenen oranlardaki nane ve portakal likörlerini de ekleyin. Bardağın kalan bölümüne de Ice tea şeftali koyun. Taze nane yapraklarıyla süsleyip servis edin. İşte size serinlemek için kolay ve muhteşem bir çözüm.

EVDE DE LİKÖR YAPABİLİRSİNİZ

Evde vişne, böğürtlen, ahududu gibi meyveden yaklaşık bir saatte likör hazırlamak mümkün. Yapımı: 1 kilo meyve yıkanıp cam kavanoza konur. Üzerine 2 litre sıcak suda eritilmiş 300 gram toz şeker, 300 gram etil alkol, 1 çubuk tarçın, 1 adet muskat, 4-5 adet karanfil, 4-5 adet kakule ve 1 gram amber eklenir. Ağzı sıkıca kapatılan kavanoz güneş almayan bir yerde bekletilir. Likör 2,5-3 ayda olgunlaşıp ikram edilecek kıvama geldiğinde üzerine iyi kalitede bir kadeh konyak ilave edilir.

Likör servisi nasıl yapılır?

Yemeklerden önce veya hemen sonra küçük kadehlerde sek ya da kahve, tatlı, pastayla sunulur. Bunun dışında yanında çikolatayla ikram edilir. Likörler bol meyveli içkilere, kokteyllere de yakışır. Likör servis yapılmadan önce en az yarım saat buzdolabında soğutulmalıdır.

15 Ekim 2010 Cuma

Limak Ambassadore Pazar Workshop'u




29 Eylül de facebook üzerinden bir davet mesajı aldım.

''Limak Ambassadore Hotel 10 Ekim Pazar günü gerçekleştirilecek ücretsiz workshopa sizleri davet ediyor'' diyordu mesajda.

Hemen verilen telefon numarasını arayıp iki kişilik rezarvasyon yaptırdım. Gül Çalışır (nam-ı diğer Ganima ) ile beraber gitmeye karar verdik.



Çok dakik olduğumu iddia eden insanım ama bir sürü şey üstüste geldi. Ganima ile buluşup Limak Ambassadore'a geç kalarak vardık. Krem Burle'nin yapılışını kaçırdık. Allahtan yazılı metinler olarak bizlere vermek üzere çıktılarını dağıttılar bizde krem burle'nin tadına bakabildik.

Daha sonraki yazılarımda sizler ile bu tatlı tariflerini paylaşacağım. Bugünlük sadece izlenimlerimi paylaşmak niyetindeyim.



Etkinlik incelikle düşünülmüş olamasına rağmen hayal kırıklıklarım da olmadı değil. Beklentim ikili veya dörtlü takımlar halinde herkesin bilfiil katılabildiği bir workshop idi. Erken gelen oturur misali ilk gelen 3-5 kişi önlükleri takıp eldivenlerini giyip bilfiil katıldılar. Benim gibi geç kalanlar ise seyredip fotoğraf çekip Vedat Milor havalarında tadım yaptı.

Gerçi bu hayalim az masraflı değil. O kadar malzemenin maliyetini ve her ürünün pişme süresini düşünürsek, isteğim kolay bişey değildi. Şefler çok tatlı ve işini bilen insanlar olamalarına rağmen anlatıma alışkın olmadıklarından, kendilerini dinleyen insanlara, sırtlarını dönüp anlatabiliyorlardı. Bazen seslerini neredeyse hiç duyamadım.



Etkinliğin zaman aralığı 15.00 ile 17.00 arasında belirtilmişti. Lakin 18.00'i buldu neredeyse workshop un bitişi. İleride yemek kursu tarzı bir etkinlik yapmayı düşündüklerini, bu workshop unda bir tür ön deneme olduğunu belirttiler.

Tatlıların yapımı kolay ve tatları oldukça hafif idi.


Devam Edecek...

25 Eylül 2010 Cumartesi

Başlı Başına Bir Kültür: RAKI

Sofra dendiğinde, beyaz örtülerle giydirilmiş, üzerinde birkaç meze ve buz gibi rakı olan bir masa geliyor benim aklıma. Kristal bardakların şıkırdadığı masanın etrafında kahkaha atan ya da küçük inci taneleri döken insanlar var. Fasılla, muhabbetle yiyorlar yemeklerini… Ben en çok böyle sofraları seviyorum işte. Sadece karın doyurmak için oturulmamış, yemek servisinin bile bir seremoniyle yapıldığı, insanların bir kenarına ilişirken zevk aldığı…

Ben Ekşi Sözlük’teki hislicocuk. Bu blog’un yeni yazarıyım ve bir rakı sofrası adamı olarak ilk yazımı rakıya ve rakı sofrasına ayırdım.



Rakı kelimesinin etimolojik gelişimi açısından kesin bir kanıya varılmamıştır. Bazı kaynaklar Arapça’daki arak kelimesinden, bazıları razaki üzümünden, bazılarıysa kımızdan elde edilen Arika’dan geldiğinden bahseder.

Rakının çıkış noktasıyla ilgili net bir bilgi olmasa da, tüm Dünya’nın kabul ettiği bir gerçek vardır ki; rakı, ilk kez Osmanlı topraklarında üretilmiş bir Türk içkisidir. Birçok ülkede benzerleri bulunan rakının en bilinen türü Türk Rakı’sıdır(Turkish Raki). Diğer ülkelerde üretiliyor olsa bile üretim şeklini günümüzde dahi Türk Gıda Kodeksi belirlemektedir.

Bu ansiklopedik bilgilerden sonra, gelelim işin zevkli kısmına.

Rakı, pek çok içkiden farklı olarak kendi kültürünü oluşturmuştur. Bu kültür o kadar sağlam temeller üzerinde yükselmiştir ki, rakıya da içene de saygı duyulur toplumumuzda. Rakı, ağırlığı olan, içene kendi kurallarını sunan, beyefendi olduğu gibi hafiften de kabadayı bir içkidir. Yanında yenecek yemekleri, dinlenecek müzikleri bile seçmiştir zamanında. O kadar ki, bir yenilik yapmak istediğimizde önce bir düşünürüz; “bu rakı sofrasında yenir mi?”. Sakil gelir alışılmış olmayan.

Böyle geniş bir kültüre sahip olunca, kendine has kuralları olmaması beklenemez tabi ki. Ben de bildiklerimi sizinle paylaşayım isterim.

- Rakı içmeye başlamadan önce fazla abartılmadan ana yemek yenir. Rakı ve mezeye altlık oluşturulur. Rakı, şarap gibi yemekle içilen bir içki değildir. Yemek rakıya eşlik etmek isterse kendi bilir, ama rakı sadece muhabbete eşlik eder.
- Yemekle beraber bol sarımsaklı ve naneli susuz cacık yemek rakının bünyedeki etkisini en mükemmel hale getirecektir.
- Rakıyı masanın en küçüğü ve mümkünse erkeği servis eder. Bu kişiye saki denir.
- Rakı servisine en büyükten başlanır.
- Herkese nasıl içeceği sorulur, rakıları öyle doldurulur.
- Göz yaşı, kapak, tek, pavyon dublesi, duble, domuz sıkısı ve sek gibi terimler rakı – su oranını belirtir.
- Tüm rakılar servis edildikten sonra, rakıyı içmek için masanın en büyüğünün ya da onun işaret ettiği kişinin kadeh kaldırması beklenir.
- Kadeh tokuşturulurken küçük büyüğün, erkek kadının kadehinin altına vurur. Bu bir saygı ifadesidir.
- Kadehleri tokuşturduktan sonra kadehi bir de masaya vurmak sakiye saygı ve teşekkür ifadesidir. Bu hareket, kimilerince masada olmayanları anmak için de yapılır.
- Rakı masasında en önemli husus saygıdır. Rakı beyefendi içkisidir. Sarhoş olup masa dağıtmak, kavga çıkarmak, etrafa rahatsızlık vermek rakı içene yakışmaz.
- Meze doymak için değil, rakıya eşlik etsin diye yenir.
- Rakı masasında başka alkollü içki içilmez.
- Musiki rakı sofrasının zevkini katlar, arttırır.
- Muhabbet en önemli mezedir. Fakat rakı sofrasında hep aynı konu konuşulmaz, konuşanın anlattıkları didiklenmez. Sık sık konu değiştirilir.
- Şişede kalan rakı son damlasına kadar eşit dağıtılır.
- Masaya oturan beyler ve bayanlar oturdukları gibi kalkarlar. Körkütük sarhoş olmak, kalkarken yalpalamak, ne dediğini bilmeden konuşmak rakı içine yakışmayan bir başka husustur.
- Rakı sofrasında en son, gerekirse, Türk kahvesi ya da işkembe çorbası içilerek alkolün etkisi azaltılır.

Bunlar rakı kültürünün kendiliğinden oluşan kuralları. Şimdi ben kendi fikirlerime geçiyorum.

Günümüzde pek çok rakı markası var. Benim favorilerim Yeni Rakı ve Efe Yaş Üzüm Rakısı. Yeni Rakı biraz daha sert, hatta acımsıdır. Efe Yaş Üzüm ise aromalı ve daha yumuşak. Mest Rakı, şişesi gibi zarif, yumuşak bir rakıdır. Rakı seven kadınlar için üretildiği, hatta şişesinin bile buna uygun tasarlandığı söylenir. Haklı da olabilirler. Burgaz Rakı da içimi güzel sayılabilecek olmasına rağmen, ancak diğer üçünden sonraki tercihim olabilir. Ha bir de Tekirdağ Altın Seri var ki, ben pek ısınamasam da seveni çoktur.

Rakı servisinde sıra da önemlidir. Kadehe önce rakı, sonra su, en son dam buz konur. Aslında eridikçe tadını değiştireceği için buz konmaması daha yerindedir. Ayrıca rakının soğuk içilmesi tadının daha iyi alınmasını sağlar. (Bu paragraf 27.09.10 tarihinde düzeltilmiştir.)

Benim gözümde rakının iki ana mezesi vardır; beyaz peynir ve kavun. Henüz rakıya bu ikiliden daha çok yakışan bir mezeye rastlamadım. Tabii peynir mümkünse Ezine olmalı, şöyle iyisinden. Üzerine biraz zeytinyağı gezdirilip kırmızıbiber ve kekik serpilmeli. Kavun da biraz ballanmış ve soğutulmuş olmalı.

Bence bu kadarı rakının yanına yeter ama illa ki dahasını istiyorum derseniz, rakı masasına yakışan pek çok meze barındırır Türk mutfağı. Haydari, gavurdağı salatası, acılı ezme, kısır, zeytinyağlı yaprak sarması, zeytinyağlı dolma, patates salatası, yoğurtlu havuç salatası, yoğurtlu közlenmiş patlıcan, tarator, tarama, çiroz salatası, muhammara, humus, şakşuka, paçanga böreği, kızarmış ekmek-tereyağı, midye tava, midye dolma, fava, közlenmiş kırmızıbiber ve roka salatası rakı sofrasının tanıdık mezeleridir.

Rakıyla yenen ana yemekler de yok değildir elbette. Balık, ızgara et ya da rakının tadını bastırmayacak yemekler rakıyla beraber yenebilir. Rakıyla balığın uyumundan kimse bir kural uğruna vazgeçemez zaten.

Rakı sefasından sonra ise, alışılagelen bol sarımsaklı işkembe çorbası içmek olsa da, ben Türk kahvesi eşliğinde kuru un helvasını denemenizi tavsiye ederim.

Aslında bir de rakı masasında dinlenebilecek müziklerden bahsetmek lazım, ama o konumuzun biraz fazla dışında.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Tatilden Akılda Kalalanlar



Bu yaz ilk kez ,üç senedir merak ettiğim Bozburun a gitme fırsatı yakaladım. Hayal ettiğime hem benziyordu hem farklı idi. Bakir yerleri severim kalabalıklardan çok. Ve bazı yemekleri de yerinde severim.




Mesela kalamar. Kalamar sahilde yenince güzel gelir bana tazecik. Deniz ürünleri sahil kasabalarında bir başka güzeldir




15 eylül 2010'da nihayet merak ettiğim Bozburun'a gelip görebildim. En çok merak ettiğim yer Otel Mete idi. 3 sene merak ettikten sonra nihayet gelebildim.





Çok tatlı işletmecileri ile süper servis ve ortam var. Portakal ağaçları arasında hamakları, inanılmaz temiz ve güzel bir deniz, lezzetli deniz ürünleri yiyebileceğiniz bir yer. Fotoğraflar orada sipariş ettiğimiz kalamar ve karidese ait.





2010 fiyatları ile 50 tl yarım pansiyon(sabah kahvaltı+ akşam yemeği dahil). Kalamarı çok lezzetli muhakkak kalamar ve karides ısmarlayın.
Bisiklet kiralanabiliyor. Bisiklete binmeyi bilmeyen için üç tekerlekli bisikletler bile var. 3 tl verip bir saat bisiklete binebilirsiniz.

Aşağıdaki linkten otel fotolarına bakabilirsiniz.

Otelin sahipleri dileyenleri adaboğazı,mağara,üç taş ve akvaryum koyuna götürebiliyor. (15tl ve 25 tl arasına dilediğiniz yere götürüyor)

Çayı çok lezzetli ve güzel. Çay içmeyi de unutmayın. Eylül ortasında hala sıcak ve güzel.

Marmaris 'ten otogardan dolmuş ile 8 tl ye ulaşabilirsiniz.

http://www.otelmete.com

28 Haziran 2010 Pazartesi

AYIN KİTAPLARI


İki yemek kitabı yeni çıkmış durumda ve ben her ikisinide merak ediyorum.

http://www.jalebalci.com linkine bakınca ne güzel kadınmış dedim önce doğruya doğru. Antakya mutfağı en çok sevdiğim mutfaklardan biri. inanılmaz lezzetli şeyler yapıyorlar. Ege deki güzel malzemeler var üstüne baharatlar ve ekşi var. Sour namı ile anılan biri olarak sevmemem imkansız.

Jale Balcı, finans sektöründeki sekiz yıllık çalışma hayatından sonra, hobi olarak başladığı yemek işine profesyonelce devam ederek, beslenme uzmanlığı, aşçılık ve sofra düzenleme konularında, yurtiçi ve yurtdışındaki deneyimli isimlerden uzun süreli eğitimler almış, 2006 yılında ilk kitabı olan Keyifli Sofralar İçin 50 Pratik Mönü kitabını ve Aperitif Mönüler kitabını 2008 Aralık ayında Remzi Kitabevi’nden çıkarmıştır. Yine aynı yayınevinden Antakya ve Yemekleri isimli kitabı haziran ayı içinde çıkmış.

Doğum yeri olan medeniyetler şehri Antakya’nın en özel tatlarını, kurucu ortağı olduğu “Antiochia” adlı restoranında sunmaktadır.





http://www.refikaninmutfagi.com/ linkine gözatarak tanımaya başlayın dilerseniz. Blog sahibi yazarın ta kendisi.

Refika Birgül imzasını taşıyan kitap 29 Nisan akşamı İstanbul Culinary Institute'da gerçekleşen keyifli bir kutlama ile okuyucularıyla buluştu.

Refika'nın en çok istediği şey, yemek yapmanın keyfini ve basitliğini herkesle paylaşmaktı.

Kitabın en çok ilgi gören yemekleri arasında bulunan Türk suşileri, Kadayıf Mantı ve Pişmaniyeli Dondurma gibi lezzetlerin peş peşe sunulduğu gece, eski 45'liklerin bir ağızdan söylendiği keyifli bir partiye dönüşerek sona erdi.


Refika yemek yapmaya, boyu ocak seviyesindeyken tüm aileye kahve yaparak başladı. Abisi Tolga ona günbegün iştah bulaştırdı. Zengin Akdeniz mutfağını teyze ve dayılarından, lezzetli İç Anadolu mutfağını ise dede, hala ve yengelerinden öğrendi.

En sevdiklerini görmeye gittiği Londra’da damak zevki iyice gelişti. Hep daha farklısını arar oldu, daha farklısı bulamayınca da kendi yapmak istedi. Onun için güzel yemekler yapmak ve paylaşmak, eğitimini aldığı meslekle yakından ilgiliydi belki de. Sevgiyle yapılan yemeğin hem vücudu hem ruhu iyileştirebileceğine inanarak gece uykularından yeni yeni tariflerle uyandı. Mutfakta deneyler yaptı, uçtu, daldı, nefes aldı, matematik sevdasıyla yemeklerin algoritmasını çıkarmaya uğraştı. Tüm bunları ise uzun hastane mesailerinin ardından yapmaya çalıştı.

Robert Kolej’de çirkin ördek yavrusu olmadığını, Koç Üniversitesi’nde, dünyanın ve insanların anlaşılabilecek yönleri de olduğunu öğrendi. London Business School’da bu kadar kontrolcü ve mükemmeliyetçi olursa yakında kalp krizi geçireceğini fark etti.

Kimi zaman yönetmeyi, kimi zaman ekip kurmayı, kimi zaman yazıp çizmeyi, ama her zaman ve illa ki yeni bir şeyler yaratmayı sevdi.

372 sayfa ve 21,5x27 cm ebadında hazırlanan kitap Boyut Yayıncılıktan çıktı. Anneler günü için annenize yeni İstanbul mutfağının farklı tadını hediye edin. “Refika’nın Mutfağı” ile güzel insanlarla dolu, lezzetli sofralarda, bol muhabbetler…

ŞARAP BLOGLARI

Artık her konuda bloglar var. Bu çok güzel herkes bilgilerini birbiri ile paylaşıyor. Tabi birilerini taklit eden özgünlükten uzak bloglarda yok değil. Bu aralar iki blogun kitaba dönüşeceklerini duydm.Bloglar bazıları için de yaşam değiştirme farkedilme aracı.



Bunlardan ilki http://passiflora-rapunzel.blogspot.com/ Okuyan Us yayınlarından çıktı bile. Şuradan edinebilirsiniz.

Bir diğeri de aynı yayınevinden başka bir bloğa giden teklif. Cafe Fernando ya da yemek kitabı teklifi götürmüş Okuyan Us yayınları. Güzel şeylerin keşfedilmesini kolaylaştırıyor internet.



Konumuz yeme içmek olunca bloglar da kitaplara dönüşürken sevdiğim bir kaç şarap bloğunun linklerini sizinle paylaşmak istedim. Hangi blogların gelecekte kitap olabileceği belli olmaz ;)

http://www.alicefeiring.com/

http://www.drvino.com/

http://www.wineanorak.com/

http://www.vinography.com/


ve türkçe bloglar;


http://vinografi.blogspot.com/

http://www.sarapoburu.com/

http://www.bodrumbaglari.com/

5 Haziran 2010 Cumartesi

WHITE RUSSIAN



Bu aralar kahve likörlerine bayılıyorum. O yüzden aklıma White Russian Tarifi vermek geldi. Bir uyarı daha tadı güzel olduğu için miktarı abartmayın fena çarpabilir :)
Big Lebowski filminde de bahsi geçen bir kokteyl olduğunu unutmadan hatırlatayım.


Malzemeler

2 ölçü vodka
2 ölçü kahve likörü (Kahlua veya Hare'nin kahve likörlerinden seçebilirsiniz)
3 veya 4 ölçü süt veya krema


Yapılışı

Malzemelerin hepsini karıştırın bol buz ile soğuk servis edin.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

BÖRÜLCE SALATASI (Black eyed peas )



Üniversiteye başladığım yıla kadar börülce kelimesini duymamıştım bile! İç Anadolu'da büyüyen bir çocuktum ve o zamanlar marketlerde kuru börülce satılmazdı. Tazesinin konservesi de yoktu marketlerde. (2002 senesinde marketlerde bulunmaya başladı. Bu sene iyice yaygın. Kurusunu da , konservesini de bulabiliyorum. Bakalım ne zaman dondurulmuş taze börülcesi raflarda yerini alacak ? )

Ne zaman egeli arkadaşlar edindim o zaman duyar börülcenin adını. Ailemin muğla da bir ev alması ve yılın büyük bir kısmını orada geçirmeleri ile bende börülce ile tanışmış oldum.



Ortalama 100 gr. kuru börülcenin içerdiği önemli besin değerleri şunlardır:
343 kalori
22.8 gr. protein
20 gr. karbonhidrat
0 kolesterol
1,5 gr. yağ
2 gr. lif
138 mgr. fosfor
74 mgr. kalsiyum
5.8 mgr.demir
6,7 mgr.sodyum
260 mgr.potasyum
30 IU A vitamini
1.05 mgr.B1 vitamini
0,21 mgr. B2 vitamini
2.2 mgr. B3 vitamini

-Tüm baklagiller gibi börülce de kandaki yüksek kolesterol düzeyini düşürür.

-İçerdiği yüksek lif oranıyla kandaki ensülin ve şekeri düzene sokar, bu nedenle şeker hastaları için iyi bir besin oluşturur.

-Aynı nedenle pekliğe (kabızlığa) hemoroite ve diğer bazı kalınbağırsak rahatsızlıklarına iyi gelir.

-Demir minerali yönünden zengin bir besin olduğu için kansızlığa da iyi gelir.

-Potasyum yönünden zengin olduğundan, yüksek tansiyonu düşürür.




Salatamızın yapılışına gelince;
Malzemeler:
1 su bardağı kuru börülce
1 adet kırmızı soğan
1 avuç dolusu maydonoz
1 avuç dolusu zahter
1 avuç dolusu nane
2 tane közlenmiş kırmızı biber
2 tane domates
1 tane salatalık
2 çorba kaşığı nar ekşisi
2 çorba kaşığı balzamik sirke
2 çorba kaşığı soya sosu
4 çorba kaşığı zeytinyağı


Yapılışı;
1- Kuru börülceyi, temizleyip yıkayınız sonra bir iki saat suda bekletiniz şiştikten sonra, soğuk suda haşlanmaya bırakınız. Önemli püf noktası haşlarken tuz ilave etmeyin )

2- Sebzelerinizi doğrayıp geniş bir salata kabına alınız.Zahter her zaman bulabildiğim bir şey değil bu hafta pazarda rastlayınca aldım. Salatama yakışacağını düşündüm yanılmadım da kendine özgü aroması ile lezzeti arttırdı.

3- Börülcelerin piştiğinden emin olunca suyunu süzüp sıcakken doğradığınız malzemelere ilave ediniz. Böylece birbirlerinin aromaları kaynaşır.

4- En son zeytinyağı, soya sosu, balzamik sirke ve nar ekşisini ilave edip karıştırınız.


Afiyet Olsun


Not: Feast 'in dondurulmuş börülcesi varmış benim haberim yokmuş.

28 Nisan 2010 Çarşamba

YEŞİL MERCİMEK SALATASI


Diyet yemeklerine devam ediyoruz. 80 lerde çocuk olanlar bilir televizyona Hacettepe Beslenme Bölümünden Ayşe Baysal çıkar yeşil mercimeğin yararlarını anlatırdı. Et alamıyorsanız yeşil mercimek yiyin gibi cümleler sarfedererdi.

Besin değeri olarak oldukça yüksek bir gıda yeşil mercimek.Tanelerin dış kısmında posa, iç kısmında nişasta ve protein bulunur. Yağ içeriği düşüktür ve çoğunluğu doymamış yağ asitlerinden oluşmaktadır.Kolesterol içermez.

100 gr kuru yeşil mercimekte
24.7 gr. protein
22 gr. karbonhidrat
0 kolesterol
1,1 gr. yağ
1,5 gr. lif
145 mgr. fosfor
79 mgr. kalsiyum
6,8 mgr. demir
6,8 mgr. sodyum
370 mgr. potasyum
60 IU A vitamini
0,37 mgr. B1 vitamini
0,32 mgr. B2 vitamini
2 mgr. B3 vitamini ve yüksek oranda folik asit bulunmaktadır.

100 gr da bulunan kalori miktarı :(kuru olarak) 338 kal.

Ancak protein kalitesini arttırmak için mutlaka tahıllarla birlikte tüketilmelidir. Pişirme usullerine uygun olduğunda ve C vitaminlerinden zengin sebze ve meyvelerle tüketildiğinde yapısındaki demir ve kalsiyumun biyoyararlılığı (vücutta kullanımı)artar. Örneğin 1 porsiyon mercimek yemeği, 1-2 dilim tam tahıl ekmeği ve taze mevsim salata ile birlikte yenildiğinde protein kalitesi artar.

Yaklaşık 4 yemek kaşığı yeşil mercimek protein açısından 1 köfte kadar ete, karbonhidrat açısından 1 dilim ekmeğe eşdeğer olarak menüde yer alabilir.

Salatamızın yapılışına gelince;
Malzemeler:
1 su bardağı yeşil mercimek
2 adet taze soğan
1 avuç dolusu dere oto
2 tane közlenmiş kırmızı biber
2 tane domates
1 tane salatalık
1 çorba kaşığı nar ekşisi
1/2 limon
1 kahve fincanı dolusu mısır
4 çorba kaşığı zeytinyağı
1 tatlı kaşığı tuz

Yapılışı;
1- Yeşil mercimekleri temizleyip yıkayınız sonra soğuk suda haşlanmaya bırakınız.Önemli püf noktası haşlarken tuz ilave etmeyin tuzu daha sonra ilave edeceğiz)

2- Sebzelerinizi doğrayıp geniş bir salata kabına alınız.

3- Mercimeklerin piştiğinden emin olunca suyunu süzüp sıcakken doğradığınız malzemelere ilave ediniz. Böylece birbirlerinin aromaları kaynaşır.

4- En son zeytinyağı tuz limon ve nar ekşisini ilave edip karıştırınız.


Afiyet Olsun

Not: mercimek ile ilgili daha detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

27 Nisan 2010 Salı

MEKSİKA FASÜLYESİ SALATASI



Diyet mevsimi geldi. Hem kolay hem diyetinize yardımcı olacak bir salata tarifi vereceğim. Diyet yapanlar ve vejateryenler için besleyici değeri yüksek bir fasülye meksika fasülyesi. Kolay yanı haşlanmış konserve olarak marketlerde bulabilmemiz.Ben bu salatayı yemek yapmaya üşendiğim günlerde ana öğün olarak tüketiyorum.Hem tok tutuyor ,hem çok lezzetli.Yapması çok kısa bir süreyi alıyor.

MALZEMELER
1 kutu meksika fasülyesi konservesi
2 tane domates
1 salatalık
1 kırmızı soğan
1 tane limon
2 adet közlenmiş kırmızı biber
2 çorba kaşığı zeytinyağı
2 çorba kaşığı nar ekşisi
Tuz

YAPILIŞI
1- Konserveyi açın ve fasülyeleri bir süzgeçe boşaltın. Konserve suyunu süzüp, konserve suyundan kurtulana kadar yıkayın.

2- Salata içine koyacağımız malzemeleri yıkayıp zevkinize göre doğrayın.(salatalık,domates,kırmızı soğan)

3- Genişçe bir salata kasesine yıkayıp süzdüğünüz fasülyeleri, doğradığınız salatalık domates soğan ve közlenmiş kırmızı biberleri ilave edin.

4- Limonun tamamını sıkın. Ayrı bir kaseye boşaltın. 2 kaşık nar ekşisi, 2 kaşık zeytinyağı ve biraz tuz ile salata sosunuzu karıştırıp hazırlayın.

5- Salatanızın üzerine bu sosu boşaltıp yeniden karıştırın.



Not: Evde mısır yoktu ilave etmedim. Daha renkli bir görüntü için mısır kullanabilirsiniz. maydonoz ve nane gibi yeşilliklerle bu salatayı zenginleştirebilirsiniz.


Afiyet Olsun

24 Nisan 2010 Cumartesi

BÖĞÜRTLEN ŞARABI


Tadını bilmediğiniz bir şeyi hiç çekti mi canınız? Birinin anlatımından etkilendiğiniz yada bir resme bakarken ağzınızın sulandığı oldu mu hiç?

Joanna Harris'in Böğürtlen Şarabı kitabını seneler evvel okumuştum. Meyve şarabını o kadar güzel anlatıyordu ki hiç meyve şarabı içmeyen benim canım meyve şarabı çekiyordu. Öyle güzel anlatmıştı ki rengini, kokusunu, tadını, verdiği hissi, hayal edebiliyordum.

İlk meyve şarabım vişne küp mistel idi. Tıpkı Joanna Harris in tasvirlerindeki gibiydi.Tıpkı hayal ettiğim gibiydi meyve şarabı. Daha sonraları bir çok çeşidini tattım. Böğürtlen,şeftali,elma gibi.

Sanırım en sevdiğim şarap türü meyve şarabı. Güzel bir meyve şarabı tattığınızda daha güzel hiç bir şey olamaz gibi geliyor insana. Şirince meyve şarapları ile ünlü. Vincent markasının meyve şaraplarını sevmiyorum bana öksürük şurubunu anımsatıyor.

O yüzden hiç meyve şarabı denemedi iseniz önce joanna Harris in Böğürtlen Şarabı kitabını okuyunuz daha sonra da vincent harici bir marka seçiyorsunuz.

Yazarın çikolata isimli kitabı da aynı isimle sinema filmi olmuştu. Meyve şarabınızı yudumlarken minik ısırıklar aldığınız çikolatanızla keyifle bu filmi izleyebilirsiniz. Yeme içme meselesi ciddi bir tutkudur.

Yemek için yaşayanlara önerilerdir!

23 Nisan 2010 Cuma

RAMEN (tampopo)



Güzel bir günde...
İhtiyarın biriyle dışarı çıkmıştım.
Tam 40 yılını ramene adamış biri.
Bana ramen yeme adabını gösteriyordu.

Üstadım önce çorba mı, erişteler mi?

Önce tüm kâseyi gözlemle.

Tamam efendim.

Biçimine takdir göster.
Kokusundan zevk al.

Yağ taneciklerinin mücevher gibi parıldayışını,şinacku köklerinin ışıltısını,deniz yosunlarının hafifçe batışını,taze soğanların yüzüşünü seyret.
Üç domuz eti dilimine odaklan. Kilit rolü kendileri oynasa da,gösteriş nedir bilmezler. ilk önce çubuklarla yüzeyi güzelce okşa.

Neden?

Şefkatini ifade etmek için.

Anlıyorum.

Sonra domuz etine birkaç kez dokun.

Önce onu mu yiyeceğiz?

Hayır. Sadece dokun.

Çubuğun uçlarıyla okşa onu.
Nazikçe kaldır ve kâsenin sağındaki çorba kısmına daldır.


Burada önemli olan şey "Yakında görüşürüz" diyerek domuzdan özür dilemektir.


Tampopo isimli filmden bir replik bu. Ramen ramen ustası için bir tutku. Yemek benim içinde bir tutku detaylar her şeyi değiştiriyor.

Detaylara dikkat etmeyi unutmayın :)

15 Nisan 2010 Perşembe

BİLİNMEYEN OT (yemlik)



Pazar dolaşmayı çok seviyorum. Rengarenk görüntüsü kokuları, kalabalık, telaş, bağırmaları seviyorum. Marketlerde bulamadığım şeyleri bulmayı da seviyorum. Her çarşamba evimin önünde pazar kuruluyor. Bu kadar yakın olup gitmemek pazara ayıp olur.




Dün dolaşırken bir tezgahta iki çuval dolusu ot gördüm. Egeli değilim otlar ile büyümedim. Yeni şeylere açığım ve denemek istedim. Her iki çeşit ottan da biraz aldım. Birinin adının ne olduğunu eve gelince anımsayamadım. Bende başvuru kitabı olarak hemen Bir Ot Masalına sarıldım. Çok güzel bir kitap ama malasef resimleri yetersiz. Umarım sonraki baskılarda kuşe kağıda ve süper resimler ile olur. 2008 de merak edip almıştım kitabı. Otlar konusunda sahiden bir başucu eseri. Ot yemek isteyenler bulundurmalı. Sadece yemek kitabı gibi algılamıyorum kitabı, kültür kitabı aynı zamanda. Aynı ota farklı yörelerde neler deniliyor, nasıl pişiriliyor, o otlarla ilgili hikayeler, şarkılar, maniler içeriyor.

Evet elimde bir başucu kitabım vardı ama elimdeki otun adının ne olduğunu çıkaramadım.Ben de arkadaşlarıma otumun resimlerini mail attım. Onlardan da kesin ve net bir cevap alamadım. Yardım etmek için onlarda araştırmama katıldılar. Adını bilmeyince google da aratamıyor insan. Nasıl pişirilir , ne zaman çıkar, nelere iyi gelirmiş araştırma yapamıyor. Bende işin ustasına sorayım dedim :)
http://mutfaktazen.blogspot.com/ adresinden Tijen inaltong'a ulaştım ve otumun resmini yolladım. Bana çok hızlı ve net bir biçimde cevap verdi.

Merhabalar,
Yemliğe benziyor (ya da tekesakalı derler), bu isimle bir ot masalı'ndan
bulabilirsiniz. Böreklere koyuyordum ben onu. Anadolu'da körpe olanlarını
çiğ olarak, yufkaya sarıp yerler. Kavurabilirsiniz de.
Madımak da yine pek çok şekilde kullanılabilir, kitapta ayrıntılı bilgi var
diye hatırlıyorum, şimdiden afiyet olsun!
Tijen



Henüz ne yapacağımı bilmiyorum. Ama artık otumun adını biliyorum. Yemlik.

6 Nisan 2010 Salı

SEBZELİ NOODLE (Sebzeli erişte)


Brithany Murphy izlemekten zevk aldığım sinema sanatçılarından biri idi. Otuz iki yaşında duşta kalp krizi geçirerek öldü. En sevdiğim filmlerinden biri de The Ramen Girl. Neden insanlar bu filmden nefret ettiler bilmiyorum. Ben bayıldım. İnsan orjinali nasıl bu ramenlerin diye merak etmeden duramıyor.

Herneyse bu filmi sevmemin en temel iki nedeni; komik olması ve verdiği mesaj.

The Ramen Girl, bir işi severek, ona kalbini vererek yapmanın önemini bir kere daha anımsattı, özellikle de konu yemek olduğunda.


Buna benzer bir kitap vardı Acı Çikolata (como agua para chocolate )Laura Esquivel'in ilk ve en başarılı, 30 dile çevrilen romanı.Yemek yaparken o kadar üzgündür ki yemeğe gözyaşları karışır ana karakterimizin yemeği tadan herkes onun o anki ruh halini hisseder içlerinden ağlamak gelir, hatta bazıları kusarlar.

Bizim kültürümüzde de her elde farklı bir lezzet olduğu söylenir. Malzemeler aynı olsa bile yapan kişiye göre lezzet değişir.



Noodle,türkçeye erişte olarak çevrilmiştir. Spagettiye şekil olarak benzese de lezzeti farklıdır. Pişirme süresi çok kısadır. Yaklaşık 3 dakikada kaynamış su içinde pişirebilirsiniz. Ramen ise bunun çorbalı versiyonuna verilen isim. Korean Ramen gibi isimler ile satılıyor üzerine biraz sıcak su ekleyip bir iki dakika karıştırınca hazır oluyor. Biz bugün Amerikan filmlerinde polislerin falan bir şeyleri beklerken prizmatik kutu içinde alıp çubukla yedikleri "ne aldın? çin yemeği aldım" diye bahsettikleri şey var ya işte ondan yapacağız.


Malzemeler
(2 kişilik)

1 paket egg noodle

soya sosu

susam yağı

1 adet havuç

1 adet biber(kapya)

1 adet kabak

200gr taze fasülye

soğan(isteğe bağlı)

acı biber salçası


Yapılışı;
1- Egg noodle paketlerinden 6 parça erişte çıkar.Ben her kişi için 2 parça erişte kullanırım. 2 kişilik tarifimiz için 4 parça kullanabilirsiniz.


2- kaynayan suya noodle ları atınız 3-5 dk kadar pişmesi yeterli olacaktır



3- Diğer tarafta sebzelerinizi kalın kbrit çöpleri gibi doğrayın. Biraz zeytinyağı ve biber salçası ile kavurun. Hiç tuz ilave etmeyin soya sosu yeterince tuzlu.






4- Sebzeleriniz yarı çiğ kalsın çok öldürmenize gerek yok. Sebzeler kavrulunca noodleları süzüp tavaya ilave edelim.

5- Son olarak soya sosunu ilave edip üzerine biraz kekik ile servis yapabilirsiniz.





Bu yazımızı Brithany Murphy'nin oynadığı Love and other disasters filminden bir replik ile bitirelim ;"true love isn't an event but rather a process"

AFİYET OLSUN

29 Mart 2010 Pazartesi

KISIR



Sizi bilmiyorum ama en sevdiğim yiyeceklerden biri kısır. Ama beğenmem öyle her kısırı. Bir yemeğin güzel olmasının ilk ve en önemli sırrı kullanılan malzemenin kalitesidir. Benim kısırımın olmazsa olmaz yerine muadil niyetine bir başkası konsa aynı tadı vermez en temel malzemeleri biber salçası,nar ekşisi ve zeytinyağı.

Biber salçası marketten olmayacak efendim. Ev yapımı ve acı biber salçası olacak.Benim yıllardır alışveriş ettiğim bir pazarcı amcam var. Bana ev yapımı salçayı ve nar ekşisini o getirir. Kahramanmaraş'tan getiriyor bu ürünleri. Bulabilirsem Mersin'in Mut ilçesinden gelen nar ekşilerini kullanırım ama çok nadiren bulabiliyorum. Önemli bir noktaya dikkat edin marketlerdeki nar ekşisi diye aldığınız şey nar ekşisi sosu. İçinde glikoz var ve başka katkılar. Benim bahsettiğim nar ekşisi ekşi narların suyunun kaynatılıp pekmez gibi bir kıvama gelmesi.Nar ekşisi sosu yerine limon kullanın daha iyi ve daha sağlıklı.

Pazarcı amcam çok güvenilir. Yeni bir şeyi gelince gösterir beğenmediği bir mal ise ''Abla bu mal sana yaramaz'' der. Pazara gitmek en sevdiğim şeylerden biri. O renkler, kokular, arasında dolaşmak insanlarla içiçe olmak inanılmaz bir zevk veriyor.

Fırsatını bulunca başka şehirlerdeki pazarları dolaşmayıda seviyorum.Bölge değiştikçe ürünlerde değişiyor .


Zeytinyağım da çok özel. Sızma zeytinyağı annemlerin Muğla'daki bahçesinin zeytinlerinden çıkan yağ. Asit oranı inanılmaz düşük.Toplandığı gün götürülüyor işlenmeye.Rengi yeşil,kokusu zeytin gibi.

Benim evime tereyağı ve zeytinyağından başka yağ giremez. Doğal olanın daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum.

Gelelim tarifimize ;

Malzemeler; (4 kişilik)
6 çay bardağı ince bulgur
2 çorba kaşığı ev yapımı domates salçası
1 çorba kaşığı ev yapımı acı biber salçası
1/2 demet taze soğan
2 orta boy domates
2 adet yeşil biber
1 salatalık
1/2 çay bardağı nar ekşisi
1/2 çay bardağı zeytinyağı
maydonoz,tuz


Yapılışı;
1- İnce bulguru kaynar su ile üstünü azcık geçecek şekilde ıslatın kapağını kapatın ve şişmeye bırakın.

2- Bulgurunuz şişerken sizde malzemelerinizi doğrayın.

3- Şişen bulgurunuza domates ve biber salçasını ilave edip karıştırın.

4- Önce yeşil soğanı ilave edin karışımınıza sonra biberi, salatalığı, domatesi ve maydonozu ilave edin.

5- Nar ekşisi tuz ve zeytinyağını en son ilave edin. (isteğe bağlı olarak miktarı arttırabilirsiniz)

6- Yeşillik turşu ve domates salatalık ile beraber servis edin.


Not: Acı biber salçasının varlığı ekstra baharat ihtiyacını önlüyor. Yiyenlerin tadı damağında kalsın istiyorsanız miktarı azaltın Vural 'ın (Nam-ı diğer greyowl) en sık başvurduğu hile bu :P


Afiyet Olsun
Related Posts with Thumbnails